renk

tibet önlükleri. çizgilerle renkler, tibet’in neresinden geldiklerini bize söylüyor. bu önlükleri tibetli kadınlar evliyseler takıyorlar. evliyseler ve bunlardan birini bellerine bağlamazlarsa, kocalarının hasta olacağına inanılıyor.

köşesi ejderhalı olanı soruyorum, dayı diyor ki ne işine yarayacak, bunlar pahalı. masa örtüsü yapıcam. masa örtüsü değil bunlar, diyor. resmini çeksem? resmini napıcaksın, çek bari.

ejderhalı

başbakan

medeni oluşuyla meşhur bir avrupa ülkesinin on sene öncesine kadar iki dönem başbakanlığını yapmış bir beyfendiyle üç gündür aynı evde misafirdik. kaç tane kulağı var bu adamın diye merak ettim, her konuşanı öyle güzel dinliyor ve makul bir şey söylüyor o konuda.

soracak soru kalmamış gibi, eee iyi ki başbakan olmuş musunuz, şimdi olsa yine yapar mısınız diye sordum, adamcağız meğer çok doluymuş, bir çırpıda ama uzun uzun,  başbakan olmanın çeşitli fenalıklarını anlattı:

en önemli şeyin aile olduğunu unutuyorsun, dedi, kafanı bütün enerjini yirmidört saat o güç zannettiğin şeye veriyorsun, dedi, daha neler dedi. sonra her yemeğe oturuşumuzda gözüyle gözümü yakalayıp, sizin sorduğunuz şu soru hani, diye konuyu yeniden açtı, aklına gelen başka başbakanlık dezavantajlarını ekledi.

bizim başbakanlar zannetmiyorum ki sizin kadar şikayetçi olsunlar, dedim de, aaa türk başbakanları çok enjoy ediyorlar (eğleniyorlar? keyfini sürüyorlar?) başbakanlıkta, dedi 🙂

türkiye’nin hali? çok worrisome (kaygı verici). düşünce ve basın özgürlüğü iyice kötüleşiyor, dedi. iki ayrı konuda buraya gelince, ohoo biz onların olmayışına alışkınız daha ne dertlerimiz var dedim (onlardan bizim evde de yoktu ayol demedim), daha büyük bir dert galiba tahayyül edemedi yazık.

başbakan bulmuşken uzatmadım ben de, aşktan, insan kalbinden filan konuştuk.

aşktan ne konuştuk- ikimiz de ölmek üzere olan arkadaşımızı görmeye gelmiştik, hem üzgündük hem arkadaşımızı görmenin mutluluğu vardı. başbakan aşklı bir hikaye anlattı ben ağladım benim anlattığım versiyona da o ağlamadı ama durduk öyle bir vakit.
sonra onun hikayesindekiler hala aşık mıydı, aşk yani öyle var mı diye ben merak ettim o da akıl yürüttü- yani şimdi tabii, kırk sene geçmiş, aşk kalmazsa da, dedi. karar veremedik.

bu işler belli olmuyor sahiden, diye konuyu kapattık.

gelip iki cümle

kaldırımda bir teyze oturuyor, tatlı tatlı diyor ki acaba bir liranız var mı. kafasındaki berenin üstüne simli bir çiçek işlenmiş galiba. yanında torbaları var.

biraz sohbet ediveriyoruz. kaldığım yerde televizyon ortak, diyor, geçen gece baktım da, bir savaş sahnesi vardı, galiba esad’la ilgiliydi, kendimi çok aciz hissettim. dedelerimiz istiklal savaşı’na gitmişler ama biz hiç savaş görmedik ki. bunları diyor. allah göstermesin, diyorum, aklım geçen hafta seferihisar’da arabasına bindiğim adanalı dayıya gidiyor.
dayı askerde imamlık yapmış ama sonra allah’a gücenmiş. içinde inşallah geçen bir şey diyorum, allah kimseye yardım edemez, çünkü allah’ın ne parası var ne eli kolu var, diyor. allah’ın parası olmayışı komiğime gidiyor.
tanımadığım insanları merak ediyorum bazen halim varken, gelip iki cümle etsinler, iyi edebiyat gibi aklımda kalsın.

yüzsekiz

dolunayda budistlerin kutsal boudhanath stupasında tereyağ kandili yakılıyor. budistler kandilleri yakarken diyorlar ki bilmezliğin, kızgınlığın, açgözlülüğün karanlığı aydınlansın, herkes mutlu olsun.
kandil yakmaya geldim. hep üç tane filan yakarım ama bu sefer phakchok rinpoçe’nin dünkü derste dediğini dinlemeye geldim. bir iki tane yakmayın, herkes için iyi dilekler dilerken pintiliğinizi biraz bırakın, dediydi, yirmibir kandil yakın, kaç tane yakabiliyorsanız yakın. yirmibir iyi, yirmibire hazırım.

 
yürürken, orda bir rahip var kandil yakıyor. rahibin yaktıklarının parasını vermek içimden geliyor, üşeniyorum, biraz daha yürüyorum ama üşenmekten de usandım, dönüyorum, kaç tane yaktınız diyorum rahibe, ben ödeyebilir miyim. neden, diyor, e siz rahipsiniz, diyorum. rahip mahip değilim ben, diyor, hiç kimse değilim. üstünüzdeki rahip cübbesi ne? cübbe giymekle rahip olunsaydı, dükkanlar cübbe dolu, diyor. buda çıplak gezse kim olacak? zahire bakıyor insanlar, sadece zahirle ilgileniyorlar, diyor. gülmeye başlıyoruz ve sonraki bir saat boyunca iki deli gibi gülüyoruz.

 
gel sen de yak, diyor. üç tane yaktım telefon çalıyor, ben konuşurken tezgahtaki bütün kandilleri yakıyor rahip. hafifçe korkuyorum, kaç para tutacak, ama paramı almıyor, benimkileri de ödüyor, gülüyor, gel daha yakalım, diyor.
stupayı beraber tavaf ediyoruz, her dediğime çok gülüyor. ben bugün yeminlerimi yeniledim. yirmiiki sene önce ettiğim yeminler vardı, onları. yirmiiki senede daha aydınlanmadın mı, o kadar da meşhur öğretmenlerin var, diyor. öğretmenlerim çok meşhurlar sahiden, nasıl olsa meşhurlar diye galiba, ben de tembelim. görüyorum ki halim çok komik hakikaten, çok gülüyoruz.

 
iki tezgahta daha yüzsekizer tane kandil yakıyoruz. yeminlerini yenilemişsin, onbin tane kandil yakman lazım, diyor. rinpoçe yirmibir filan demişti? rinpoçenin her dediğini dinleme. bu aptal bütün paramı bitirecek diye korkuyorsun, değil mi. estağfurullah kelimesinin nepalcesini çok aranıyorum. benim aptal olduğum doğru, senin de kalbini büyütmen lazım, diyor.
çok eğlenceliymiş bütün kandilleri yakmak meğer. çünkü vermek güzeldir, diyor. insanlar sigaraya içkiye kuşları böcekleri korkutan havai fişeklere para harcıyorlar, biz vermeye harcayalım, diyor. annanem görse paranı yakıyorsun derdi diyorum. buna gülmüyor.

 
normalde üç tane yaktığımı söylüyorum, kollarını filan kaldırıp gülüyor! tavuk kalbi kadar kalbin varmış senin, diyor, iki parmağıyla tavuk kalbimin boyunu gösteriyor. kendimi cömert tanırım genelde, bunu ona söylemek istiyorum, açıklamam lazım, çok kandil yakılabildiğini bilmiyordum! sen benim ne kadar yardımsever olduğumu! aaa ama ona açıklamak çok isterken, aniden hiç emin olamıyorum, bir şey diyemiyorum.
kandilleri beraber yakıyoruz, türkiye için barış iste lütfen, diyorum, türkiye’nin hali fena ama herkes için barış, diyor.
ilkinde bir durmuştum ama ikinci yüzsekizin parasını artık neşeyle veriyorum. kandillere, herkes için iyi dileklere para savurmak ne hoşmuş. annanem olsa derdi ki bu yaptığın akıl işi mi şimdi.

 
sanki hovardalık yapmaya çıkmış iki arkadaşız, gece vakti mekan mekan gezer gibi tezgah tezgah geziyoruz, sanki kafamız iyiymiş gibi, her hal her şey çok gülünesi.
bulduğumuz bütün kandilleri yakalım, diyor, benimle gezerken cebindeki parayı tutmayı unut. geçen sene rahip arkadaşlarıyla yirmibeşbin kandil yakmışlar. cebimdeki parayı tutamamaya razı oluyorum, çok gülüyorum, bu konu da meğer çok komikmiş.

 
konuşurken gözümün içine bakıyor ama fotoğraf çekeyim dediğimde kameraya bakmıyor. hatta önce itiraz edecek gibi, ama diyor ki tabii ya, para verdin, fotoğraf da hakkın. valla öyle düşünmedim, diyorum, o kadar para verdin tabii kandillere diye kahkahalar atarken bana da komik geliyor, o kadar para verdim, resmimizi çekiyorum.

 
ismini soruyorum, söylemiyor. şu boş duvar kadar boşum ben, duvara istediğini yazabilirsin bana da nasıl bakarsan öyle bak, diyor. benim üç tane budist ismim var, birini sana vereyim ihtiyaç duyarsan, diyorum, hep zaten isimlere mevkilere ihtiyaçlar bitmiyor, diyor. benim ismim benim ihtiyacım ben ben dünyanın derdi ben zaten, diyor.

 
stupanın etrafına atılmış şişeleri torbaları topluyorum yürürken bir yandan. kucağım çöp doldu, atacak yer de yok. temizlikçiler sabah burayı temizleyecekler, işleri için maaş alıyorlar, diyor. lüzumsuz itinamı görüyorum, çöplerimi bir çöp yığınına bırakıyorum.

 
başka hayatta tanıştık galiba, diyorum, tanışmasak şimdi bu kadar çok güler miydik diyor, sence eski hayatta biz neydik. heralde seni kızdırmıştım ki bütün paramı kandillere harcatıyorsun, durmadan da yürütüyorsun, diyorum. üç turdur tavaf ediyoruz. eski hayatımızda beni kızdırmış olamazsın, çok iyi karmamız var ki bugün beraber gülüyoruz, diyor. senin için yürüyoruz, yürü ki kilo veresin diyor, yok artık, rahiplere böyle mi öğretiyorlar? e doğru söylemeyi, doğrudan söylemeyi öğretiyorlar tabii, diyor. sahiden benim yürümem, her şeye üşenmemem lazım! çok komik geliyor halim bana da, gülmekten yürüyemiyoruz, banka oturuyoruz.

 
karnımız aç ama açık lokanta bulamadık. çantamda bir elma var onu tepesinden yumruklayarak ikiye bölüyor. büyük parçayı kimse istemiyor, çekişiyoruz, sonunda iki parçayı da eline koyuyor, küçüğünü alıyorum. elma karnımızı doyuruyor.
bugün yeni bir ismim oldu ama unuttum neydi, kağıdı bulup gösteriyorum, üzerindeki mühre çok gülüyor. batılılar sertifikaya bayılıyorlar, diyor. ama sertifika iyidir, ben bu sabah bir sertifika daha alayım istedim, alınca mutlu oldum, diyorum. rahiple beraber sertifikama, halime gülüyoruz.

 
dharan’daki dham’nin bana dört seneye öleceksin dediğini anlatıyorum, en çok buna gülüyor. çok kuvvetli bir guruymuş, sana dört sene ömür vermiş, diyor, ben yarın yaşayacak mıyım bilmiyorum, bu süper gücünü bana da öğretsin. oturduğumuz yerde öyle gülüyoruz ki ikimiz de aksi yönlerde banka düşüyoruz gülmekten.

 
şerpaymış, solu khumbu’dan, everest’in ordan. katmandu yirmi sene önce mi güzeldi şimdi mi diye soruyor. cevabı çok kolay olması lazım, eskiden buralar köylüktü, kolaydı. ama cümleyi kurarken eskisi yenisi şimdisi arasında ayrım yapamaz oluyorum.

 
kitabı gösteriyorum. yazmak için zaman ayırmak lazım, diyor, iyi etmişsin buraya gelmişsin. herkes için yaz, insanları ayırma yazarken, diyor. her çeşit insanı düşün öyle yaz, dharma yazmasan da olur ama seni okuyunca fikirlerini değiştirsinler insanlar, kalpleri zihinleri yumuşasın, diyor.
kitaptaki saduları (dervişleri, hint fakirlerini) gösteriyorum, bak asıl buna çok güleceksin, beş tane sadu kardeşim var benim. ciddileşiyor, çok iyi, çok hayırlı, diyor. bugünlerde hayatımdaki başlıca komiklik bu, gülmeyecek misin, diyorum, sen de sadusun, diyor, buna gülünmez.

 
iki kara köpek oyunlar oynayarak arkamızdan geliyor, bir tanesi zıplayıp rahibin ağzına burnunu değdiriyor, öpüyor gibi. iki üç defa yapıyor bu acayip hareketi.
sonra ayrılıyoruz. telefon numarasını vermiyor, sertifikalılardan korkarım ben, diyor. ayrılırken, bana yeni bir sevgili ve bir şeyler daha diliyor. dileye dileye sevgili dilemesine şaşırıyorum, cümlesinin gerisini duymuyorum.
sen de inşallah aydınlanırsın diyorum, aydınlandım diyene inanma, diyor.
herkes mutlu olsun, herkes aynı, budistler için. arkadaş olduk, herkesle olabiliriz, bir saat oturup halimize gülebiliriz. herkes aynıyken telefonlaşmak bağlar kurmak bu arkadaşım bu değil demek ona gerekmiyor.

 
phakchok rinpoçe demişti ki gurularınız size zihninizi gösteren insanlar olsun, çünkü zihnin asıl doğası, özü, tertemizdir, durudur. içimizdeki kızgınlıkların ağırlıkların her şeyin özü duruluktur, saftır. budistler buna pure perception diyor, saf algı, koşullanmamış algı. herşeyin özü duruluktur. kızgınlığımızın özü nasıl durudur, diye rinpoçe’ye soruyorum, yarınki derste anlatıcam, diyor. ertesi gün başka şeylerden bahsediyor ama sorumun aciliyetini kaybediyorum, bir daha sormam gerekmiyor.

 
rahiple ayrılırken içim biraz buruluyor ama olsun.

ah ne çiçek

dün bir şarkı dinledim. nepal’in elli yıl önceki kralı mahendra’nın sevgili karısı ölürken demiş ki altı çocuğumuz için en iyisi, ben ölünce kızkardeşimle evlen. kral kızkardeşle evlenmiş, sonra bir gün bir şiir yazmış. iki karısını anlatıyor, ama diyor ki giden açmış bir çiçekti, bu şimdiki daldan düşmüş bir çiçek. ikisi de çiçek ama açmış olan ah ne çiçekti.

şiiri arkadaşımın babası bestelemiş, çok hüzünlü bir şarkı.

dinleyince diyorum ki aaa ben bile şok oldum, yeni kraliçe tabii sevmez babanı. kral biraz ayıymış.

şair olan arkadaşım diyor ki eleştiriyorsun, kralın üzüntüsünü görmüyorsun. şok olmadan dinle, üzüntüsünü dinle.

geçen hafta bir thanka gördüm, kumaştan çerçeveli geleneksel buda resmi, çok güzeldi. gözüme iyi geldi, baktım baktım. fiyatı binyüz dolarmış. ucuzlar da var dediler, ucuzların iki üç tanesine zor baktım, bakamadım. dedim ki bu çok güzelden sonra öbürlerine bakamıyorum. dükkancı dedi: ama her şey güzeldir, sen yargılıyorsun, karşılaştırıyorsun.

bunu rinpoçeler deseydi başka olurdu, dükkancıdan duyunca içime oturdu. günlerdir eleştiren zihnimi seyrediyorum.

nepal’in bir sırrını galiba sonunda keşfediyorum, size de anlatmak istedim.

bu hafta ağır bir dersler var, en son yirmi sene önce verilmiş. katılabilmek için biletimi değiştirdim. ilk iki gün, sevgili kranio sakral öğretmenimle oturdum, hafiflik ve neşe halinde. öğretmenimle beraberken elini filan tutarım, minnetle öperim, çocuk gibi. üçüncü gün öne oturmak istedim, yanıma dünyada gördüğüm en nevrotik, deli adam geldi oturdu. kımıldamadan beş saat (arada onbeş dakika tuvalet molası) oturuluyor her gün, akşam yemeğinden sonra iki saat daha. adam öyle deliydi ki kafama bir şey indirecek zannettim. galiba savaştan gelmiş amerikalı bir askerdi, ayağında asker pantolonu, gözünde deli deli bakan kızgın gözler. ilk bir saat beni sinir etti, çok sinir etti, bir an geldi, içimde adama karşı sahici, somut bir duvar hissettim! duvarımı bana gösterdi! duvarımı görünce bir gülme geldi, deliyle veya tatlı öğretmenimle oturmak aynı oldu. orda akşama kadar oturdum, kaçmadım, mutlu oldum.

bu kadar.IMG_8342

önünden geçerken

önünden geçerken laf attı, kitabını yaptın mı dedi. yazdın mı değil, yaptın mı. geçen sene resmini çekmiştim, hatırladım. bu sefer sormadan poz verdi ama önce tezgahın altından havlusunu çıkarıp yavaş yavaş yüzünü, sakallarını sildi, bıyıklarını saçlarını düzeltti, sonra hazırolda durup böyle güzel baktı.

 

IMG_8341.JPG

kuzey kore lokantasına gittik

image

katmandu’daki kuzey kore elçiliğinin pyongyang arirang lokantasında yemek yedik. kardeşim mohan (herkesten kardeşim diye bahsediyorum gibi, ama burda altı tane kardeşim var, kardeşlik bayramı kardeşi) boşver orda yemekler berbat, güney kore yemeği yiyelim dediyse de, kuzey kore lokantası heyecanıma dayanamayıp geldi.

normal nepalli haliyle bir saat geç geldi, ben de onu beklerken not tuttum:

kenardaki sahnede bir bateri, yamaha, iki de oyuncak araba var, çocuklar binip gezsin diye. girişte barın üzerinde de plastik oyuncaklar dağınık duruyor, çakma barbi ve çakma legolar. duvarlarda bir kaç yerde fotoğraf çekmek yasak yazıyor. bir de el işi kocaman manzara tabloları var, galiba ipek iplikten. katmandu’nun tam ortasında, yak and yeti oteli kapısının yanında, kocaman bir salon.

geldiğimde didaktik hisli bir marş çalıyordu, büyük televizyonda kim sung’un heykeli. çin müziğine benzeyen bir şey çalıyor şimdi, metalik bir kafa sesiyle bir kadın dertli bir şarkı söylüyor. sahnenin tavanında renkli ışıklar çıkaran disko toplarından var.

beş altı genç kız, saçlarını aynı atkuyruğundan yapmışlar. kızlar ellerini önlerinde kavuşturmuş, hazırolda durdular, kareograflanmış gibi bir tuhaf yarım daire şeklinde, yüzlerinde ekşi bir ifadeyle, onları galiba uzun uzun, yumuşak bir sesle azarlayan veya hallerinden şikayet eden adamı dinlediler. asker gibiydiler veya ben kanaatlerle geldim.

image

içerde bir kız kalınca, benden başka müşteri de yoktu, kız ayakkabısının birinden ayağını çıkarıp uzun uzun salladı.

sinyali gidip gidip gelen televizyon, çok mutlu işçiler gösteriyor. kırklı ellili yılların çin propaganda posterlerinin canlısı gibiler.

dışarıdan om mani padme hum mantrasının müziği geliyor, nepal’deyiz.

mohan’la japon arkadaşı geliyorlar. yemek ısmarlıyoruz. garson kız diyor ki sigara içebilirsiniz ama bir tane içebilirsiniz. sigara çok zararlı, diyor. kızlar nepalce konuşuyorlar, ingilizce burda kimse anlamıyor.

her dilden şarkı söylüyorlarmış kızlar ama bu gece bizden başka müşteri olmadığı için galiba, program yokmuş. mohan demişti ki kesin türkçe de şarkı söylerler sana, soruyoruz, türkçe ne, diyor kız. türkiye? hiç duymadım, diyor, orası ülke mi. türkiy, törkiy, türkiya, hepsini deniyorum, kız sahiden hiç duymamış. haritayı hatırla diyorum, bak hindistan, sola git pakistan, iran, sonra türkiye, yine hiç anlamıyor, yüzünü buruşturuyor.

yüzünü bu kadar buruşturması galiba konuyu kapatmamız için. korelilerin adetleri  çinlilerinki  gibiyse, sorulan sorunun cevabını bilmeyince utanmış olabilir. tayland’da çinli çocuklara öğretmenlik ettiğim vakitlerde şaşırmıştım, maazallah öğretmen bilmiyorsa utandırmayalım diye, sınıflarda öğretmene soru sorulmazdı.

image

üç tane de oda var, isteyen müşteriler odalara geçebiliyormuş ama pahalıymış. odalarda masa ve iki tane yan yana koltuk var. biz salonda masamızda otururken kızlar odanın birinde kendi kendilerine karaoke yapıyorlar, kapının altından disko ışıkları geliyor.

yemekler bu şehrin her yanındaki güney kore lokantalarının iki katı fiyatına ve pek de şey değil. kimçi (korelilerin lahana turşusu) türlüsü çorbasını benim için etsiz yapıyorlar, ucuz domates salçası tadında. ucuz domates salçası burda var bir tane, tam onun tadında. olsun, mutlu mutlu yiyoruz. japon arkadaşımız yemekleri çok beğeniyor.

buraya nepalli maocu politikacılar çok geliyormuş. thomas bell, şahane kitabı katmandu’da, şehrin casuslarından bahsederken diyor ki katmandu casus dolu ama kuzey kore elçiliği öyle fakir ki lokanta işletiyorlar. şehirdeki elçilikler içerisinde sadece kuzey koreliler boş bira şişelerini bisikletiyle şişe toplayan adama satıyorlarmış.

kuzey kore elçiliğinin sokağında yaşamıştım. aynı bakkala geliyorduk, bir iki sene boyunca bakkalda her karşılaştığımızda selam verdim, mahkeme duvarı gibi (annem olsa donyağı gibi derdi) bir suratla bakıp, ama ürkerek bakıp, selamımı almazlardı. yasakmış galiba sosyalleşmeleri.

pyongyang isimli yemekten ısmarlamayı unutuyoruz.

 

birini giyinirken seyretme hikayesi

 

image

karşıdaki basamakta hint fakiri kardeşim radha baba’ya kranio sakral yaparken (vertigo olmuş, saçlarını tepesinde topladı, kafasını ellerime teslim etti) bu resimdeki hint fakiri yavaş yavaş giyindi.

giyindi dediğim,  poposunda iki yandan zincirlerle gelip önünü kalın deriden yapılma bir parçayla örten bir  çeşit bekaret kemeri, her yanı küllere bulanmış halde, tamamen kül rengi bir leopar yavrusu gibi başladı, yavaş yavaş, hint fakiri yavaşlığında, sakinliğinde, turuncu kırmızı tika (zincifre) tozunu iki avcunun arasında ezip süründü, renklendi. katmandu post gazetesinden bir fotoğrafçı (sanjog manandhar) bu egzotik giyinmenin her anını resimledi. ellerimde radha baba’nın kafası olduğu için bırakıp da resim çekemedim, içimde kaldı diye, işim bitince bunu çektirdik.

göbek deliğinden başladı! böylece merakımın yarısnı üzerine çekti. yoksa ben işime bakacaktım. katmandu’da ev hali’nin kapağında da var kendisi, daha evvel göbeğini boyalı görmemiştim. dayanamayıp seyrettim, halbuki mahrem de bir şey gibiydi. aşağıları yaptı, elinde minik bir ayna (aynanın nepalcesi de ayna), alnındaki şekle ince diyagonal çizgilerle başladı. en son omuzlarına ellerinde kalan tikaları sildi.
hepsi kırkbeş dakika sürdü, biliyorum, saate baktım.

bitince ellerini yıkadı, meğer kapkahverengiymiş teni! külleri hayır, aşağıda yanan ölülerin külleri değilmiş, bizimkiler vejeteryenmiş, tanrılardan vişnu’nun (burdaki adı bişnu) müridi hint fakirleriymiş. küller konusunu yıllardır soramıyordum, iyi oldu. arkadaşlarımızı oldukları gibi seviyoruz, senin üstündeki küller nerden geldi diye sormak biraz ayıp sanki.

aşağıdaki ölülerin küllerini sürünenler, siyahlar giyen agori babalarmış sadece, bizimkiler küllerini kendileri yapıyorlarmış, kutsal ateşleri var, orda.

 

image

 

bişey öğrendim

bişey öğrendim:
yeldeğirmeni’nde sevdiğimiz kafede oturmuş sokağı seyrediyoruz, bir adam beyaz plastik bir sandalyenin üzerine diz altından kesilmiş bacağını koymuş, sandalyeyi sürüyerek yürüyor. çok zor yürüyor gibi.
bizim evde iki çift koltuk değneği, bir de yürüteç var. adama diyorum ki hocam afedersin, koltuk değneği ister misin? sinirle bakıyor, e yani! diye tersliyor. on dakka bekle evden alıp geleyim, diyorum, e umarım, diyor, eve gidince fikrimi değiştiririm diye mi, hiç itimat etmiyor. kahveci adam geliyor, kahve söylüyoruz, bizimki diyor ki çiftse, hafifse alırım, ama bekleyemem. köşesinde durduğumuz sokağın adını soruyor, öyle sinirli ki deli diye düşünüyorum, deli olmasa bizim eve götürebilirdim ama ürküyorum. gözünü seviyim bekle şurda, hemen getiricem, diyorum, hala e umarım, umarım diye tersleniyor.
beklemeyeceğini düşünerek eve koşup iki çift değneği alıyorum. gitmemiş! değnekleri görünce, ne yaptın sen, diyor, ama daha az deli bu sefer. bir omuzu da kırıkmış, onun için bir koltuk altına bir de bileğine yerleştireceği değnek, yani bizim iki çiftin birer teki tam ona gereken iki tek değnek!
değneklerin boylarını beraber ayarlıyoruz, kahveci de yardım ediyor. kahveci elinde tuttuğu vidayı unutup bize kaldırımda vida arattırıyor.
biraz sohbet ediyoruz. deli adam tatlı bir insana dönüşüyor, tatlı tatlı sohbet ediyoruz, bacağı kesileli üç dört ay olmuş, olan oldu, değiştiremeyiz, derken hatta gülümsüyor. acı acı da değil.
deli değilmiş. yorgunmuş. kimbilir başka ne haldeymiş.
sandalyeye ihtiyacın var mı, diyor, ihtiyacı olan alır diye kırtasiyenin önünde bırakıyoruz sandalyeyi.

asansör

asansörün önünde kocaman bir adam var. beni görünce geri çekiliyor, belki yalnız binmek istersiniz, diyor. aa rica ederim, diyorum, biniyoruz.
kapılar kapanınca yüzüme bakıyor, gözleri viktor’un, hrant’ın, iyi insanların gözlerine benziyor. yüzüme bakıp şöyle bir şey diyor:
” iki yavru ördek aldım” .
yavru ördeklerden yavru kazlardan konuşuyoruz, dünyasının güzelliği içimi ferahlatıyor

 

13669810_10153720968583316_3571508311965837737_n

 

 

galiba

ezine öğretmenevi’nde kahvaltı dahil, duvarda bu güzel tablo ve satenden patlıcan moru fürfürlü perdeli oda otuzyedibuçuk lira.
tablo bana sahiden güzel geliyor çünkü iyi niyetler iyi şeyler hatırlatıyor. kitsch sevmeye devam. mesela içinde temsili karlar yağan bir minik küre hep teselli eder insanı. tamam, beni.
eskiden kötü şiir kötü resim okuyamazdım bakamazdım artık posta gastesinin şiir sayfasındaki vesikalık resimlere uzun uzun bakarak hisli şiirleri sabırla okuyorum. rilke’ye yakın bir şey var bazen orda, çünkü  insanlar içimizde bir yerimiz itibarıyla eşdeğerli galiba.

13432189_10153662229518316_6179302459983645251_n

sende durur

kafasını seveyim diye dikenlerini arkaya yatıran kirpi dedi ki sana itimadım hala orda göğsünde uyuduğum anda duruyor. her şey geçer ben büyürüm büyüyünce seni ısırırım sen de anlarsın beni odunların oraya bırakırsın bırakırken dikenlerimden öpersin ama sana itimadım hep sende durur.

image

 

kelimelere bazen hisler

bodrum otogarda kahverengi adamlar bekliyorlar. hep bekliyorlar, bir takım kahverengi delikanlılar. yan masadaki efendi yüzlü bir tanesine, nerden, diye soruyorum. kahase? gözlerinden sevinç ışıkları çıkıyor, sevinçten sandalyeden fırlıyor. urduca biliyorum sanıyor. ama benim urduca baska kelimem yok.

pakistanlıymışlar. kollarımla filan tarif ederek, can yeleğiniz var mı diyorum, sandalyeden bir daha fırlıyor, sanki gidip getirecek. lazım sana? diyor. türkçe diyor.

değil lazım değil, hay allah, sağol.

11924921_10153629933145802_6616365360471460497_n

bir de kelimelere bazı hisler manalar bazen ferah ferah sığıyor. pakistan’da ayrılırken, huda hafiz diyorlar. huda hafiz’in içerisine: ölmeden ulaşın orda üzülmeyin allah’a emanet olun koyuyorum, oluyor.

ilkgençlik hatıraları


onyedibuçuk yaşındayım, istanbul’a geldim.

niyeyse beyazıt’tayım. elimde bavul var. çatalca’ya gitmek lazım, nesin vakfı’na götürmek istediğimiz iki sokak çocuğu ahmetle murat için. hiç yol bilmiyorum.

çınar ağacının altında dede duruyor, halinde meleklere benzeyen bişey var. hiç öyle bir insan görmemişim. upuzun sakalları ve saçları da var, rozetler yüzükler filan takmış hep. diyorum ki afedersiniz, acaba bavulumu size emanet etsem olur mu. askerler de bana bavul emanet eder, diyor. yolları tarif ediyor, çatalca’ya gidiyorum.

karanlıkta vakfın kapısını elleri köfte harcı, saçları çok dağınık, aziz nesin açıyor. çocuklara köfte yapıyordum, diyor.

ertesi gün dönüp bavulumu alıyorum.

aziz nesin, çocukları getir, diyor. 


sonraki senelerde dede’yle çok çaylar içiyoruz. dede iyilikten mülayimlikten yapılmış gibi. hep orda ağacın altında duruyor. ağaçlar gibi bir adam. etrafına gelen herkese çay ısmarlıyor. gündüzleri çınarın altında, geceleri beyoğlu’nda kitaplarını satıyor.

aradan uzun seneler geçiyor, bir gün evde kitabının birini ilk defa elime alıyorum, şiir konusunda huysuz bir insanım, bir de insan arkadaşlarını kolay kolay açıp okumuyor, aklına gelmiyor. okurken okurken bayılıyorum, hüseyin avni dede iyi bir şair, sahici şiirler yazan sahici bir şair, yeni anlıyorum.

insan arkadaşlarını bir şeklin içerisine koyuyor, orda unutuyor. 


ahmetle murat vakıfta bir iki ay durup kaçıyorlar. kaçarken çocukların çantalarını filan da çalıyorlar. sonra oyuncak dükkanı soymaktan hapse giriyorlar. büyüyünce hurdacı oluyorlar, meslek sahibi, iyi yani.

hayatta cevaplar yok sadece hikayeler var diyen güzel demiş.

hamiş: dede’nin eşyalarına mart ayında zabıta el koyduğunda imza kampanyası yaptık, dörtbuçuk günde 31.833 destek imzası geldi. dörtbuçuk günde kampanyayı kapattık, kitapları ve eşyayı geri aldık. çınaraltı’nda otantik şeyler satan kimseye zabıtanın artık dokunmayacağı sözünü de aldık!

birbirimizle konuşunca anlaşabildiğimizi, tersliklerin bazen etrafımızdaki güzellikleri hatırlamaya vesile olabildiğini, dayanıştığımızda iyi şeylere hep birlikte vesile olabildiğimizi görmek çok güzeldi. iyi geldi.

janakpur cüzam hastanesi

Janakpur Cüzam Hastanesi, Bahar 2007

flying South towards the Terai

For heavy, pounding sadness, nothing like hopping on a plane. Flying by the Himalayas, over wonderful clouds, landing in a new place. Preferably a land of a new language. Başka dilde başkalarının kelimeleri üzüntümüze ellerini az değdiriyor, az acıtıyor. Sahiden öyle üzgünüm ki kendime türkçe bir şey diyemiyorum.

Kalp kanırtan, eli bıçaklı, eli bayraklı ağır üzgünlüklerden ruhumuzu yıkamanın bir yolu da mesela,
kalkıp gittiğimiz o yerde gece vakti gökyüzü, sahici gökkubbe şeklinde olsun. Tanıdık gökyüzüne hiç benzemesin. Rengi yumuşak siyah olsun her yanında yıldızlar çil yavrusu gibi. Altında oturunca dertlerimiz ehemmiyetlerini unutsunlar bulamasınlar.

Öyle yıldızlara bakayım.

Arka planda tanıdık ateşböcekleri ama başka bir dilde ötsünler. Havada çimen gökyüzü yaz gecesi sayfiye yeri kokusu olsun. Etrafta bir yarasa, bir ateş böceği, tilki kuyruklu kedi, tombul kertenkele, büyük, sanki büsbütün akıllı karıncalar, kırmızı kelebek. Tanıdık büyükayı gözümün hizasında hem hayatında ilk kez böyle parlıyor.

Hem gece hem gökkubbe kalbimi silsin hafifletsin ruhum iki gündür döne döne kendini acıttığı üzgünlüklü o yere gitmeyi artık reddetsin.

Cüzzam hastanesinin yemekhanesinde yabancı yemekler. Bütün halinde kızarmış ufak patlıcanlar, kocaman bamyalar, adını bilmediğim tropik otlar sebzeler. Her şey turuncu gıda boyasıyla pişmiş; turuncu parlıyor. Tuz ve karabiberi karıştırıp tuzluğa koymuşlar; ikisi beraber akıyor. Ahçı teyze şefkatle tabağımı kızarmış pütürlü acı kabaklarla dolduruyor sade benim önüme iki elma beş ufak kararmış muz koyuyor.

Ahçi teyze sade benim önüme iki elma bes ufak kararmis muz koyuyor...

Ahçi teyze sade benim önüme iki elma bes ufak kararmis muz koyuyor…

Janakpur´da oruç tutma planımdan vazgeçip ahçı teyzenin şefkatlerini minnetle kabul etmeye karar veriyorum. Ruhum bu turuncu yemeklerle beslendikçe hafiflesin, kalbimin kesikleri bamyalarla sarılsın.

Sonra böyle kendi derdimden çıkamazken

Sabah olsun. Hastanenin ferah bahçesinde dersten önce elimde çay. Odada benden önce kalan incelikli yabancının bıraktığı çaydan.
İki ihtiyar insan. Üç aşağı beş yukarı tahmin ettiğim kelimelerle nerden buldun sen o çayı diyorlar. Buraların dili Maitili, hem Hintçeye, hem Nepalceye benziyor.
Ağaçların etrafını süpüren teyzeye mutfağın yerini soruyorum. Süpürgesini bırakıp iki eliyle selam veriyor, namaste.
Hasta mutfağına gidip iki çay alıyorum. Sağda solda insanlar parmaklıklara yaslanmışlar ayaklarının sargısını değiştiriyorlar. Her yer temiz, ferah, huzurlu. Hasta olmayanlar için huzurlu galiba. Önlerinden geçtiklerim sargılarını süpürgelerini kenara koyup iki ellerini nilüfer çiçeği diye kalplerinin önüne getirerek selam veriyor.

Kalküta´daki cüzam kolonisinin dünyanın iyi yerlerinden biri olduğunu hep hatırlarım. Burası da öyle güzel, temiz, güzel. Misyonerler buralarda iyi şeyler yapıyorlar, temiz ferah mekanlar yaratıyorlar fakirlere.

Keşke öyle dindar olsaydım, onlar kadar emin olsaydım.

Hastane, kocaman yeşil tropik ağaçlı bahçede tek katlı binalar. Sanki bizim katmandu´nun dilencilerini almışlar üstünkörü temizleyip yataklara yatırmışlar.

Bu bakışlar tutuk parmaklar
dağınık saçlar incecik bacaklar
sargılar

hepsi çok tanıdık.

Çırpı bacaklı dağınık saçlı bir ihtiyar ayaklarını kırmızı naylon leğende ilaçlı suya koymuş, öyle oturuyor. Etrafında öyle bir şaşkınlık hem ağırlık var ki uzağa gitmek istiyorum karşısına oturmak istiyorum resmini çekmek istiyorum ağır geliyor amcanın duruşu yanımda kalacak gibi geliyor.

İhtiyarlar çayı görünce, paramız yok nasıl kabul edelim diyorlar, arkalarını dönüp gidiyorlar. Valla ben de para vermedim diyorum, hiç anlamıyorlar nepalce.

Ağaçların etrafını süpüren ince ruhlu teyze yardıma geliyor. Geceyi hasta kabul gişesinin önündeki bankta geçirmişler, korkmuşlar. Bankta yarım paket bisküvi duruyor. Teyzenin her yanı kaşınıyormuş, yanıyormuş, böyle kımıl kımıl bir şey dolanıyormuş. Eski mürekkebi solmuş dövmeli kollarını gösteriyor. Sarı sarisinin eteğinin üstüne düşmüş buruşuk kara göbeğini açıyor, cüzam başlangıcı kabartılar.. Omuzlarının etrafında da ışıltılarını zamanın aldığı dövmeler. Çiçek ve sanki minik çöpadam figürleri. Dünyanın en tiz sesiyle çabuk çabuk konuşurken bir yandan gür beyaz saçlarını kaşıyor. Kalan dişleri siyahlamış. Acıkmışlar, paraları yok. Uzun boylu, dimdik duruyorlar.
Mutfakta şefkatli ahçı Yogendra annanemin erzurum demir tatlısına benzeyen ama fosforlu turuncu bir şey yapıyor, ben de iki tane kızgın yağa mutlulukla döküyorum. Yogendra derinden gelen yumuşacık bir sesle çok yavaş konuşuyor, kapkara posbıyıklı sıska bir adam, gözleri parıltılı hem güzel bakıyor.

Ahçi Yogendra. Derinden gelen yumusacik bir sesle çok yavas konusuyor..

Şekilsiz tatlılarımı kahvaltının yanına koyup amcayla teyzeye götürüyorum. Cebimdeki paranın üçte biri beşyüz rupi, sekiz dolar, buralarda maaş. Teyzenin avucuna koyup parmaklarını kapatıyorum hiç anlamıyor, sonra eğilip başını ayağıma değdirmeye kalkışıyor, buraların saygı gösterisi. Öyle alçakgönüllü ki ben de aslında öyle yapmak istiyorum.
Yüzlerini unutmamak için resimlerini çekiyorum. Üstlerini düzeltip dimdik duruyorlar, eller namaste. Amca yere teyze kameraya bakıyor.

bize gelin gibi baktin...

bize gelin gibi baktin…

katmandu´da oturuyormussun, ogullarimi niye tanimiyorsun...

katmandu´da oturuyormussun, ogullarimi niye tanimiyorsun…

Ders vakti. Çay molasında aşağıdan teyze gel hele bir diye çağırıyor. Yanımda bu defa tercüman var. Teyze doktora görünmüş, ilaçlarını almış, kocası teşekkür etmeden gitmeyelim demiş. Bize gelin gibi hizmet ettin, diyor.
Teyzenin iki torunu, Hariş Çandra Sah ve Ram Balak Sah, Katmandu´da çalışıyormuş. On senedir Katmandu´daymışsın torunlarımı niye tanımıyorsun diyor. Bunu derken cümlenin sonunu şarkılı uzatıyor, sevgiyle, daha sorarken hoşgörüyor beni bir yandan.

Teyzeye sarılsam ama öğrenciler seyrediyorlar hem de çalışırken bitlenmek istemiyorum. Çok sevgiyle bakıyor, ruhuma çok iyi geliyor gözleri.

1931106_35952928315_8785_n Başkalarına kalbimizi değdirince hafifliyoruz, bir çeşit uçuşuyoruz, uçuşarak derdimizin dışına çıkıyoruz. Kalküta´da haftanın bir yarım günü borsayı takip edip altı gün en düşkünlere hizmet eden arkadaşım Andy´i durup durup anlıyorum.

Janakpur´da değişik projelerde çalışan onbeş kişiye nasıl rapor yazılır onu öğretmeye geldik. Taşradaki derslerde hep olduğu gibi, herkes yumuşacık; hem minnetle dinliyorlar.
1931106_35952943315_9965_n

1931106_35952948315_620_n

duvar.   here our team is a wall. i am actually on the right. resmin saginda ben de varim.

Picture 150

Picture 138

1931106_35940403315_974_n Dersten sonra köye, nehrin oraya iniyoruz. Nehrin mor pembe taşlarından taşıyabildiğim kadarını çantama dolduruyorum, oğluma hediye. Taşlara dokunsun üst üste koyarken huzurlansın diye.

Öğrencilerden iki kadın, onüç yaşındayken hiç tanımadıkları adamlarla evlenmişler.. Biri kocasını düğünde görmüş ilk. Nasıl sevdiniz tanımadığınız adamı? Sevmeyecek ne var, annemizin babamızın gönlüne oturmuş adamı. Tanımadığınız birinin tanımadığınız ailesiyle yaşamak zor değil mi? Zor olacak ne var. Kolay olmayacak ne var. Kolay tabi. Hayatta başka ne var ki.
Hayatta başka ne var ki.

hani onüç yasinda evlenmisler...hayatta baska ne var ki... hayatta baska ne var ki...

Kendi kızlarına da yabancı kocalar bulacaklar mı. Belki, belki adamın resmini gösterirlermiş.
Hayatta başka ne var ki.

Bu ayrıntıların arkasında bir de ağır durum var. Üç gündür araba yasağı, dükkan yasağı. Geçen sene Maocularla iç savaş bitti biteli, Nepal´in güneyindeki uçsuz bucaksız düzlükte yaşayan Madhesilerle ortadaki tepelerde yaşayan Pahadiler arasında bizden olanlar olmayanlar kavgası var. Fakir kalabalıklar birbirlerini öldürüyorlar, Katmandu´da gazete köşesi haberi. Şehirden bir saat uzakta, tepelerin başladığı yerdeyiz. Evvelsi gün etrafta birini öbürleri onlardan olmayışı sebebiyle öldürmüşler, protesto için yollar şimdi kapalı.

IMG_2108 Musaharlar da buralarda yaşıyor, gidip görmek çok istiyorum. Kast isimleri Fareyiyen demek. Hani bütün köye bir tek yorganlı hikayede vardılar, buraların en fakirlerinden, dokunulmaz kastın da en düşük tabakalarından. Haklarında yazmışlığım var ama yüzlerini hiç görmemiş olmam ayıp gibi. Öğrencilerden civar köylerle çalışan Sita, yakında musahar yerleşimi var diyor, motosikletine atlıyoruz.

Yol kenarındaki kasabanın halkı toplanmış kutsal pipal ağacının koca gölgesinde oturuyor. Buda´nın altında otururken aydınlandığı, yapraklarının ucu zerafetle incelen pipal ağacı Nepal´in bütün köylerinde buluşma yeri, yanında da hep banyan ağacı var. İki ağacın evli olduğu söyleniyor.

Asfaltı upuzun iki kütükle kapatmışlar. Kütüklerin kenarından yavaşlamadan geçiyoruz, kutsal pipal ağacının altında toplanmış kasaba halkı arkamızdan bağırıyor. Bugün yollara çıkmak yasak.

Ana yoldan sapıp bir köye geliyoruz. Evler bittikten sonra kenarda üç parça tahtadan çatılmış bir kapının öbür yanı musahar gettosu. Kapının iki yanında kızılderili totemleri gibi ama az oyulmuş iki alçak direk duruyor. Etrafta çamurdan yapılma bir göz evlerin önünde insanlar oturuyorlar. Ne çok çocuk. Kimse bizi buyur etmiyor. Sita, öğretmenim Katmandu´dan geldi sizlerle tanışmak ister diyor ortaya. Karşıdan mavi gömlekli kara suratlı bir adam işaret ediyor gidiyoruz, altındaki kaba battaniyeyi kaldırıp silkeliyor, altımıza seriyor.

altindaki battaniyeyi vererek bizi ilk buyur eden adam.

altindaki battaniyeyi vererek bizi ilk buyur eden adam.

Yanyana oturuyoruz. Adam hiç bize bakmıyor, gözünün dikine bakıyor, bir şey de demiyor.

Picture 055

Biraz öyle oturuyoruz, kimse yanımıza gelmiyor. Geldiğimize şimdiden pişman oldum. Ama ben sizi yazdımdı, hikayeniz çok hisliydi desem, beni sevseler.

Genç bir kadının kucağında minicik, cildi buruş buruş bir bebek var, Afrika´dan aç bebek resmi gibi. Bebeği alıyorum, gözleri puslu bakıyor. Kafası düşüyor, oturamıyor da.

Picture 056 (1)

Musaharlar dokunulmazlar; kimse onlara dokunmuyor. Hindular dokunulmaz kastlara değerlerse kirleniyorlar. Katmandu´da zamanlar değişiyor olsa da köylerde kast kanunları hayat demek. Bebeği kucağıma alınca komşular şaşkın gülüyorlar, kısa sohbetimiz başlıyor.
Şarmila sekiz aylıkmış. Bir aylık köpek yavrusu büyüklüğünde, her yanı sivilcelerle kaplı. Bu kadar fakirliği kaldırma programı, sivil toplum örgütü, bütçe var, bu bebeğin annesine hayat bilgisi gitmiyor mu, Sita gitmiyor diyor. Ölmez birşey olmaz da diyor.

Fotoğraf çeksem. Makinedeki resimleri çocuklara gösteriyorum. İşaret parmaklarını çekme düğmesine koyuyoruz, birbirlerinin resmini çekiyorlar. Makineyi alıp götürüyorlar. Kırılırsa çok umurumda değil, gelirken eski eşimden ödünç almıştım. Bazen kötü kalpliyim.

Derken herkes gelip poz veriyor. Kadınlar beni başka evlerin önünde uyuklayan yavaş çocuklarının, kapı ağzında yatan yakışıklı kocalarının resmini çekmeye çağırıyor. Makine elden ele geziyor, resimlere herkes bakıyor.

Picture 088

Picture 066

Picture 074

Picture 082

Musahhars are among the lowliest of the untouchable castes.

Picture 115

Picture 110

Picture 102

kapi esiklerinde yatan yakisikli kocalarinin resmini çekmeye çagiriyorlar...

Kadınların kollarının iç tarafı dövmelerle örtülü. Çıplak bebelerin bellerinde boncuklu birer ip.

Picture 126

Picture 125

Picture 127

Picture 122

Sita derse dönüyor. Kimse ikram etmedi hala, çay içebilir miyim diye soruyorum. Paramız çayımız yok on rupi ver çay şeker aldıralım diyorlar. Musaharların toprağı yok. Yüksek kastların tarlalarında çalıştıklarında günde birdolarotuzsent alıyorlar, bir öğün de yemek yiyorlar. Gettonun arazisi yüksek kast brahminlere aitmiş, onbeş senedir orda kalıyorlarmış. İhtiyar bir adam, şimdi bize birşeyler vermen lazım, bu mevsimde iş yok karnımız aç, diyor. Yanımda pek para yok, cevap veremiyorum, diyecek bir şey bulamıyorum öyle oturuyorum. Ruhum kararıyor.

teti ho...böyle iste...so it is...

teti ho.. böyle iste..

Kadınlardan biri, parlak gözleri ağır bakıyor, dal gibi ince. Yorgun çıkmış resmini görünce teti ho diye içini çekiyor, bööyle.
Genç bir kadın sazdan yapılma yelpazeyle biraz beni yelliyor.

bu kiz öyle incelikliydi ki eline yelpaze alip yelledi beni. she was so kind she fanned me.

Picture 086

Picture 084

Picture 078

hayatimda hiç bu kadar çok güzel insani bir arada görmedim.i never saw so many very very beautiful people before...

Picture 059

Picture 057 (1)

Picture 048

Picture 047

Picture 049

Picture 062

Picture 077 Resmi çekilmedik kimse kalmayınca evlerinin içine kayboluyorlar. Bir çocuk metal bardakta köyden çay getiriyor, yedi rupi para üstünü vermiyor. Gölgede yalnız başıma oturup çayın soğumasını bekliyorum. Hikayenin sabah yazdığım yarısını düşünüyorum hepsi yersiz, lüzumsuz geliyor.

Dillerini konuşmak yetmiyor, hayatta bazen anlaşmaya bir şey yetmiyor.

Çay bitince kalkıyorum. Yol boyunca gölgeli verandalarda akşamı bekleyen insanlar namastelerime karşılık vermiyorlar, öyle bakıyorlar, kimse gölgesine buyur etmiyor. Çok sıcakta çileli bir yürüyüş, iki de ambulans durduruyorum. Başka araba yok. Ayaklarım yara olmuş, yüzüm kıpkırmızı derse geliyorum. Öğrencilerden biri, ayağının acısını al ilham yap buraların fakirliğini, araba yasağının cefasını yaz, diyor.

Beşinci günün sonunda dersi erken bitirip Janakpur´a dönüyoruz. Kuruluşun şoförü iki kavgalı cemaatin birinden olduğu için yolun yarısına kadar gelebilecek; oraya kadar ambulansla gidiyoruz. Araba yasağının kaçıncı günü. Yolda köylüler ambulansın arkasından koşuyorlar, arkamızdaki motosikleti taşlayıp durduruyorlar. Ellerinde sopalarla polisler seyrediyorlar. Yolu kapatan kütüklerin kenarından hızla kaçıyoruz. Dönelim motosiklettekileri kurtaralım diyorum, bir şey olmaz yasak bitene kadar orda tutulurlar dayak yemezler, diyorlar.
Yolda otobüsler ve otobüslerin içleri çatıları dolusu hacı görüyoruz, turuncular giyinmişler yalınayaklar. Yakınlardaki Şiva tapınağına yılda bir kere, yarın değil öbürsü gün, turuncular giyinip yalınayak gitmek gerekiyor. Hacı otobüslerine yol yasağı yok.

hacilar

hacilar

Kutsal şehir Janakpur´a akşam vakti varıyoruz. Urfa sıcağı. Nepal desem değil Hindistan desem değil ikisinin ortası bir şehir.

1931106_35947528315_2988_n

1931106_35947533315_3614_n

1931106_35948548315_6628_n

1931106_35948553315_7236_n

1931106_35948558315_7806_n

Tanrı Ram´ın karısı Sita Janakpur´da doğmuş. Sita tapınağında evlenmeye geliniyor, evlilik saadeti dileniyor. Tapınakta mutlu evlilik tanrılarına ne denir bilemiyorum, bir şey demiyorum.

Picture 1811931106_35947513315_645_n

Picture 166

1931106_35941563315_5761_n

1931106_35941553315_5108_n Otelin bahçesi Birleşmiş Milletler İnsan Hakları cipleriyle dolu. Janakpur´da başka araba pek yok, taksiler de hep bisikletli.

Ana caddede neredeyse bütün binaların birinci kat camları hala kırık. Dört ay önce buralarda üç hafta süren Madhesi ayaklanmasında otuz kişi ölmüştü.

Ertesi gün havaalanında polis taşlarla dolu çantaya şaşırmıyor, tapınacaksın değil mi diyor. Nepal´de çünkü taşlar tanrıları simgeliyor.

Uçaktan terminale götüren otobüste yanımda oturan adamla tanış çıkıyoruz. Bir sene önce Janakpur´da bir gece yarısı kız evine gelin almaya gitmiştik, yabancı olduğum için düğün alayının önünde zorla beni dans ettirmişlerdi. Hint filmlerindeki gibi omuzları hoplata hoplata. O düğünün damadı! Hayatımda dans ettiğim tek düğünün damadı.

IMG_1241 Eve dönünce sonraki üç günü mümkün olduğu kadar uyuyarak, Janakpur´u da hiç hatırlamadan geçiriyorum. Uykular birbirine açılıyor, yavaş yavaş kalbimi hafifletiyor, bugün kalkıp yazıyı toparlıyorum.

Açhase sutu.

Açha sapna deku.

Maitili dilinde güzelce uyu, güzel rüya gör demek.

Picture 188

Picture 189

Picture 183
Hamiş- yazıdan iki gün sonra gazetede haber: at arabasında lahana taşıyan köylüyü öldürmüşler yasağı dinlemedi diye, aynı yerde.

ingilizce

çayhanenin önünde bankta oturuyoruz.

bir meczup adam geliyor, zor konuşuyor.  yemek yedin mi diyorum, yemeği sabah yedim sen para ver, diyor. çaycı geliyor sarhoş bu adam sakın para verme, diyor.

daha sarhoşları meczuplardan ayıramıyorum ama adamın gözleri duru bakıyor.

adam merdivenlere oturuyor, nepalli arkadaşıma “ingilizce beşyüz rupi nasıl denir” diye soruyor. benden parayı anladığım lisanda isteyecek. arkadaşım evine git diyor. adam gitmiyor, düşünüyor. birazdan “ingilizce beşbin rupi nasıl denir?” diye soruyor.

elli rupi vermeye razıyım, bir iki yemek parası, ama herkes karşı çıkıyor. adama sigara ikram ediyorum.

o cümleyi bir kurabilse ne güzel olacak. söylemiyoruz, para da vermiyoruz.

543565_10150646321953316_1580666068_n

üzülme

evvelsi gün olmayacak sebeplerden dört dakika ile uçağı kaçırdım hala katmandu’dayım. önce kalbime indi tabii, başka bir kıtada yaşayan sevdiğim adamı aradım, uçağı kaçırdım ben, aaa iyi ki kaçırdın bak beni arıyorsun, dedi. bir cümleyle öbürümüzün ağırlığını alabiliriz yani.

uçak kaçırmak ne iyi şeymiş. şehrin kıyısında, güneşte, yedi yaşındaki arkadaşımın itimadına layık olmaya çalışarak kendisinin pembe çoraplarını tamir ediyorum.

akşam yavru köpek arkadaşımın çorabını kemirince üzülme ben tamir ederim, dedim, sen dikiş dikebilir misin, diye öyle hayranlıkla sordu ki bugün elimden gelenin en itinalısını yapıyorum.

1463001_10151813007218316_510981437_n

kışın güneşte oturmak zaten nepal’de herkesin en sevdiği iş. entelektüel arkadaşlarım vardı, pazar günü gelsene, güneşte otururuz mandalina yeriz derlerdi.

böyle..

1003561_10151813007223316_223801089_n