hisar

hisar. sene 92.

yeni evlenmişim. akşam sahile bir iniyorum, fatoş gelmiş diyorlar, balıkçı coşkun’un teknesinde oturuyor. fatoş’u bir göreyim diye tekneye çıkıyorum. çok kıymetlim noyan ağbi de var. derken coşkun ağbi demir alıyor. aaa açılıyor.

ağbi eve dönmem lazım, neil merak eder, diyorum, bırak portakal kafa merak etsin diyor, kıs kıs gülüyor. kendi kelimeleriyle söylüyor. bizden kız aldıysa bu imtihanlardan geçecek gavur, diyor. bebek açıklarında demir atıyor ve sızıyor.

sabaha kadar teknede bekliyorum. hayat başka türlü bir hayat o vakitler, dünyayı da başka biliyoruz. zaten genciz, istanbul da arkadaşımız, istanbul da daha genç sanki. deniz çok güzel, yapacak bir şey yok zaten.

sabah oluyor, coşkun ağbi rumeli değil, anadolu hisarı’na yanaşıyor! ama benim eve gitmem lazım. ordaki balıkçılara tembih ediyor, bu kızı karşıya götürmeyin. kıs kıs gülüyor, kendi kelimeleri de var tabii. anadolu hisarı’ndan üsküdar, beşiktaş, öğleye doğru eve ulaşıyorum.

neil merak etmemiş- arkamdan sahile inmiş, polisler demişler ki seninki coşkun’un teknede açıldı, merak etme.

birbirimizi mahallemizin polislerine filan sorduğumuz, şimdi rüya gibi bir vakitler.

coşkun ağbi ruhun şad olsun. üç sene olmuş bile sen gideli.

memleket kelimesi

gazete okumaya başladık. agos’un ermeni harfleriyle türkçe haber köşesinden: burunkışlalılar’ın memleket ziyareti.

mezarlık mezarlık gezilen, büyüklerin evleri aranan bir ziyaret çeşidi. memleket kelimesi.

sabah taksiciyle simiti ortadan bölüp paylaşıyoruz. karayağız, irikıyım, karnı acıkmış bir adam. simit annemin en sevdiği gibi, yanık ve çıtır. bir yabancıyla yanyana oturup aynı güzel şeyi yerken sohbet de ortasından başlatılabilir.

sokağa çıkmış o gece, erdoğan çağırdı diye mi çıktınız diyorum. hayır, çıkmak lazımdı, diyor. erdoğan çağırdı diye mi diye tekrar soruyorum, hayır, devlet ve memleket gidiyordu, diyor. o bunu söylerken ben iki defa sorduğum soruda bişey görüp şaşırıyorum. daha bu sabah, embesil sürüsü kelimesini gördüğümde canım acımıştı, onu yazana böyle demesene demek istemiştim. benim de adamın sokağa çıkma niyetine pek itimadım, saygım yokmuş meğer.

kafamdaki kategorilerden ürküyorum.

 

DD4A471F-09EC-4E98-8BB0-F8AA423A5826

 

mito

hatırladığım otobüs yolculuklarının en rahatsızı, bugün onaltı saat sürdü. bu otobüslere daha önce binmişimdir olsa olsa, demek insan unutuyor. durup durup popomun ağrısından doğrulup başka türlü oturmaya çalışırken koltuğun arkaya yatabildiğini fark etmek, sahiden mutluluk. mutluluk var!

oturduğumuz yerde çok rahatsız olsak da, hep konfor aramadan da oluyor. meğer. koltuğun rahatsızlığından, biber gazından yanarken birazdan biteceğini hatırlamanın iyiliğini, kuvvetini hatırladım. benzetme biraz sert oldu galiba. ama fiziksel rahatsızlığın ortasında sakin bir yer var.

nepalliler bizim kadar konfor aramıyorlar. iki kişilik koltukta yol boyunca üç kişi oturanlar vardı. burda sıcak suyla yıkanmıyorlar mesela, kışın bile, evlerini de hiç ısıtmıyorlar. bana lazım olan sıcak su, nepal’de yabancıların kullandığı bir lüks.

sabahları buzdolabını açıp yiyecek bir şey bulmak da burda yok! sokağa çıkıp sebze alınacak, pilav, mercimek, sebze ve yeşillik, ne kadar yenecekse o kadar pişecek. akşama bir daha. her şey gerektiği kadar.

orman kenarında otobüs bozuldu. iki saatten çok bekledik, kimse şikayet etmedi. ağaçların altına oturup piknik yaptılar. bir kilometre ötedeki kasabadan tamircinin gelmesi bir saatten fazla sürdü. zamanın burda başka türlü, sabırlar kalenderlikler içerisinde aktığını hatırladım, iyi geldi.

bişey olmuştu, kaygılanma, don’t worry demiştim alman öğretmenime, kaygılanırsan nepal’de yaşayamazsın zaten, demişti.

akü tamir olduktan sonra hala uzun uzun bekledik, korna bozulmuş. kornayı tamir etmesek olmuyor mu diye yanımdakine türk usulü diklendim, ama yola bir daha çıkınca anladım ki en önemli şey korna. şoförümüz son hızla, yolda giden her şeyin kenarından slalom yaparken kornayı kökledi durdu.

yolun on saati hindistan sınırı boyunca düz ovada doğuya doğru gittik. daha bu sabah hindistan’ın kokusu burnumda tütmüştü. katmandu sabahları hindistan sabahları gibi kokmuyor. kuzey hindistan’a çok benzeyen yerlerden geçtik. katmandu vadisinin çok çatılı oymalı pagoda tapınaklarının yerine, hint sokaklarının aynısı.

duvarın yarısı pembe yarısı mor bir otel odasındayım. buda oteli. bellboy olarak ufacık genç bir kadın çantamı taşıdı. ağır diye vermek istemedim, çantayı çekiştirdik biraz, onun elinde kaldı. sonra odamda oturdu sorular sordu, sorular fiilleri doğru çekebildiğim yerlerden geldi, nepalceyi ne leziz (mito) konuşuyorsun diyip yanağımı okşadı!

posttravma

kedilere sadaka kutusu, üsküdar iskele’de gasteci koymuş. yavru kedilere bakıyormuş. dükkanın deposunda en üst rafta kutuda yavru kediler uyuyormuş, aşağıda da başka yavru kediler oynuyordu. ilerde dolaşan kedileri de tanıyormuş, gösterdi.

taksiye bindim. laf lafı açtı, şoför post travması hala fena devam eden bir güneydoğu gazisi imiş. yirmidört yıldır yaşadıklarını anlattı. bizim sokağa geldik, kenara çekti yirmi dakika daha konuştuk. hep önüne bakıp çok ağır haller anlattı. emdr terapisinden bahsettim, doktoruna danıışacak. savaştan dönmüş, doktoruna demiş ki öldürdüğümüz pkk’lıyı köyüne götürüp ailesine teslim ettik, annesi hala karşımda oturuyor. kucağımda ölen arkadaşımın annesinin aynısıydı, aynı kadının çocuklarını öldürüyoruz. ertesi gidişinde doktor masaya bir başı beyaz örtülü köylü kadın resmi koymuş, şoför demiş işte bu kadındı. doktor demiş ki bu benim annem, ben de o kadının çocuğuyum.

savaşın manasızlığını o bana anlattı.

taksilere kamera ve ses kayıt cihazı konacakmış. bizim şoför evinin etrafındaki dükkanların kameralarını kapattırmış, izlenmek onu çok zorluyormuş. sokakta arkasında yürüyenler bile zorluyormuş. hala bir yerde, evde bile otururken sırtını duvara dönüyormuş, geceleri azapla uyanıp olmayan birilerine saldırıyormuş.

bir yirmidokuzekim’de köprüden geçerken havai fişeklerin patlamasıyla kendini kaybettiğinde doktoruna ulaşmışlar, vatandaşlık numarasını girince doktoru ve hali çıkıyormuş. hastanede uyanmış. hatırlamıyormuş, demişler ki arabanın altına girmeye çalışıyordun.

karısı hiç şikayet etmemiş bu halinden, çok iyi bir insanmış.

ben depremden bir ay sonra başlayan post travma halimden bahsettim, binalara bakıyordum dedim, baktığın binalar gözünün önünde yıkılıyordu değil mi, dedi. nerden bildin, dedim, o daha ağırlarını anlattı.

askerden döndüğünde harem’de kayalıklara oturmuş dört saat denize bakarak sigara içmiş, sonra annesini görmeye gitmiş. istanbul’u o kadar seviyormuş.

 

44BBAF72-7AA4-42A8-969C-350CC86A4FD8

aynı

sığacık’ta pırlantadan yapılmış arkadaşın evinde yayılıp züğürt ağa ve vesikalı yarim seyrettim. kalbim açıldı.

akşam dolmuşta kucağında beyaz leblebi şekeri torbası ve oyuncak aslanla oturan kız çocuğu camdan dışarı bakıyordu, arkadaşımın kedisinin sakinliği gibi iyi geldi. dünyanın hepsi tek parça, her şey yerli yerinde gibi geldi.

otogarı geçmişiz, şoför beni hatırlayınca elini kafasına vurup geri döndü. üzülmeyin, otobüsü kaçırırsak sığacık’a geri götürürsünüz beni, dedim, ben de üzülmedim., otobüsü kaçırmakla kaçırmamak birbirine benzedi.

kız çocuğu dolmuştan inerken elini acıttı annesinden bezginlikli asabiyetli bir azar işitti. annenin yorgunluğunu gördüm tanıdım hatırladım çocuğun eli acıyordu kalbimde bir acı oldu.

çok şeyi kalbimin içinde hissederek burada yaşamak delilik gibi geldi. nuriye’yle semih’ten haber gelmeyen burada. ama züğürt ağa’yla vesikalı yarim çok güzeldi, bir de arkadaşlık iyi ki var, birbirimizi kollamamız lazım.

aşk var mı

bodhri tamang. tepenin aşağısında karşılaştık, verin çantalarınızı taşıyayım siz rahat yürüyün dedi. çantaları vermedik, o itimat etmiyoruz zannetti ama aslında kıyamadık. birbuçuk saat yukarı yürüdük, çoğu merdiven. derelerden geçtik.

bodhri’nin üç karısı olmuş. onyedi yaşında evlenmiş, sonra iki defa daha evlenmiş. köyde şarkı söyleyip dans ederlerken öbür eşlerini beğenmiş, gel otur demiş, onlar da gelmişler bizimkinin evinde yaşamaya. sonra kavga etmeye başlamışlar, benim kocam bu diyorlarmış, hayır asıl benim kocam diye kavga etmişler. iki oğlu olmuş onlardan. sonra hepsi birden gitmiş. biri malezya’ya, biri afganistan’a gitmiş çalışıp para kazanmaya. parayı bodhri’ye göndermiyorlarmış, ihtiyacı yokmuş. herkes gidince bir gün ilk karısına telefon etmiş, nasılsın demiş. ilk karısı demiş ki babamın evinde oturuyorum, benim kocam sensin. rai kızları en iyisiymiş, daha yumuşak olurlarmış, bir kere evlenirlermiş. öbürleri magar ve tamang imiş. karısı bodhri’ye dönmüş, bir de kızları olmuş, şimdi ikibuçuk yaşında.

bodhri’nin öbür eşleri sonra başkalarıyla evlenmişler. oğullarını okutuyormuş, bayramlarda köye gittiğinde yanına geliyorlarmış bua (baba) diyorlarmış.

bodhri hep karısına telefon ediyor, çori (kız çocuğu) uyudu mu diye soruyor, yemek yedi mi, ne yedi. sen yemek yedin mi diyor.

tepeyi tırmanırken, mutfakta çalışırken, durup durup om mani padme hum diyor kendi kendine.

sabah beşten gece uyuma vaktine kadar otelin bütün yemeklerini çaylarını bodhri yapıyor, her pişirdiği çok güzel. arada mutfaktan çıkıp etrafı güzelce süpürüyor, bambu salıncağın tepesine tırmanıp salıncağı düzeltiyor, günde dört defa kendine dal bhat pişirip yiyor. dal bhat her seferinde en baştan pişiyor burda, kalmış yemek yenmiyor. bana da günde iki defa bir kişilik pilav, yanına mercimek sosu, kavrulmuş hardal otu, patatesli fasulyeli köri , seviyorum diye susamlı turşu ve domatesli turşu pişiriyor, yani dal bhat.

mutfağa her girdiğimde gülmeye başlıyoruz. bodhri’nin gönlünün hikayesinin ayrıntılarını soruyorum, mahcup mahcup biraz anlatıyor, birazına da unuttum diyor. artık bu işleri bırakmış, bir elini havaya savurup maile çoreyo, diyor, sigara bırakmaktan bildiğim fiili kullanıyor.

en çok hangi karısını sevmiş? bu soruyu ben aklıma getirmeye korkarım kendisinden cevabından korkarım çünkü ya biri kalksa vaktiyle benim sevdiğim adamlara sorsa öyle? ya başka birisi tutsa bana sorsa allahbilir ne cevap versem maazallah içim karışsa?

ama selma merak ediyor.

bu kızının annesini, ilk karısını.

bunu duyunca selma diyor ki aşk var.

dağlarda

ayağına merhem sürdüğümüz teyze topallayarak yolun taş merdivenlerinden indi geldi bizi ağacın altında buldu, şalının içine sarmış bir kucak bişey, bilmediğimiz bir ince dikenli yeşil sebze. içi kudret narı gibiydi, önce içini yedik dışı da yenir dediler dışını da yedik. ağlama hissim geçince yedim ben.

çünkü halbuki başta hikayesine inanmamak aklımdan geçmişti. evlerinin önünde turistlerin az geçtiği, orman tarafı ot bürümüş merdivende bizi durdurup, sen nepallisin, doktor musun, bak ayağım çok acıyor demişti, gözbebekleri yaşlılıktan gri bulut gibi olmuş kaynanası da olmadığımız tarafa kafasını çevirip bir sene önce kırdığı elinin iyileşmediğini, omuzunun acıdığını anlatmıştı tekrar tekrar. çırpı bacaklı kayınbabası konuşmamıştı. nepalli rehberimiz uzun saçlı amrit’e ben de tekrar tekrar o berbat soruyu sormuştum, sence numara mı yapıyor sorusunu. ispanyollar ağrılar için merhem vermişlerdi. yol ve doktor parasını hesaplayıp vermiştim en son, gözünü cebimde kalan paradan ayıramamıştı. ağacın oraya indiğimizde bu para pokhara’ya hastaneye indiklerinde karınlarını da doyurmaya yetmeyecek diye fark edip miktardan pişman olmuştum ama yukarı çıkmaya üşenmiştim. sonra işte geldi bizi buldu.

sonra kocaman, kavun kadar bir salatalık getirdiler. biz yedi koca dilime böldük yemeye başladık ama bibersiz tuzsuz nasıl yiyceksiniz diye telaş edip çocuğu yukarıya eve gönderdi, birazdan çok acı, çok tuzlu bir chutney geldi, turşu gibi, sos gibi, ama çok acı çok tuzlu, hoplayarak yedim çok güzeldi bu kadar mı acı olur.

çocuklarımızı, kocasının yemekleri beğenmeyince kızdığını, bekarlığın sultanlık olduğunu filan konuştuk, resimler çektik. karınlarını da doyuracak para meselesini o arada unuttum. ama yemeğini yedik, biraz sohbet ettik diye mi ne, iki eşit insan olduk sanki. bimla bizim karnımızı doyurdu. sonra üzülmedim.

adı bimla. doktora gidecek, söz verdi.

huzur

kopan manastırında tütsü alıcam. yeni tütsüler çıkmış, paketlerin renkleri de yeşilli morlu, seçemiyorum. namgyal var rahip, orda, en sevdiğin hangisi, diyorum. her şey benim en sevdiğimdir, diyor.

en güzelini en iyisini seçme lüzumu anksiyetesi kayboluyor. az sevdiğim renkten alıyorum, iki tane, huzur.

21F284BC-B7A7-423C-B989-244203549FD0

sudanlılar

öndeki üç beyfendiyle yarım gün katmandu gezdik. ikisi ziraat, soldaki balıkçılık uzmanı, sudan’dan .

on numara sohbetleri vardı. ağaç isimlerinden ve nepal tarihinden girdik; yolsuzluk, afrika, türkiye, sudan, böl ve yönet, güney sudan, erk’in insana neler yaptığı, amerikan ambargosu konuştuk. amerika yirmi senedir sudan’a ambargo uyguluyormuş, geçen ay kaldırmış!

ambargoyu dinlerken, bu kadar haksızlıktan içim çatlayacak gibi oldu. mesela uçakların gemilerin yedek parçasızlıktan artık hurda olması, fabrikaların kapanması, ülkenin tek ilaç fabrikasının zaten ambargoyu koyanlar tarafından bombalanmış olması… bir ülkeye bu kadar zarar verilmesi… bunları ismi sır olan anlattı, ikimiz de ağlamayalım diye gözümüzü sildik.

ambargodan ötürü yalnız, adamların ikinci bir eş alacak hali kalmamış, güleyim diye bunu da söyledi.

bu sabah bunları yazarken amerikan basınından ambargoyu okudum, ny times, washington post ve huff post’tan. amerikan dış politikasının megalomanisinin zaten trump ile ne kadar örtüştüğünü gördüm. basının üstten bakan tavrı da ağır geldi.

eşlerine hediye düşündük. kardeşlerle akrabalarla paylaşabilecekleri bir hediye lazımmış, sandal ağacı parfümü alırsak herkesle paylaşabilirlermiş.

yemeğin acısı boğazıma kaçtı, öksürürken, ismi mamduh olan balıkçılık uzmanı telaşla kalkıp yan masadaki malezyalı dağcıların önünden birazı içilmiş bir bardak suyu kaptı içeyim diye bana verdi. içemedim, büsbütün telaş etti gidip bir açılmamış şişe getirdi. ikimiz de birbirimize ayıp oldu diye şey olduk.

senin daha çok yemen lazım dediler bana, zayıf buldular!

sigara içerken yalnız kalmayayım diye sır on sene sonra benimle bir sigara yaktı ama çok öksürdü. üniversitedeyken filtresiz içerlermiş onlar da.

ayrılırken, ekip lideri muhammed nur, çok mahcup, elime bir şey tutuşturdu, yirmi euro rehberlik bahşişi.

shyam dai

shyam dai. shyam ağbi. uzun kalmayı sevdiğim namtso otel’de çalışıyor, turist mevsiminde değilsek hep televizyonda hint filmi seyrediyor.

evi vadinin en uzak köşesi sankhu’da, haftada bir gün eve gidiyor. bir sefer beraber gidelim dedim, sankhu’da ağır hatıralar görülecek insanlar var.

çünkü depremin sekizinci günü orda kocaeli sar arama kurtarma ekibine tercümanlık yapmıştım. bir çocuk arıyorduk, sekiz gündür koca koca ekipler bulamamışlardı… neyse işte ağır hatıralar…

siz miydiniz o çocuğu çıkaran, diyor shyam dai, ah ben senin için birşeyler yapmak isterim, benim eve gel sen. geleyim oturalım televizyonda film seyredelim diyorum. shyam dai bir düşünüyor, yüzüne bir telaş geliyor, benim evde sandalye yok, oturacak yer yok, sen nereye oturacaksın, diyor.

yere otururuz sırtımızı duvara dayarız diyorum. seviniyor. çay içeriz diyorum. shyam dai bir daha düşünüyor, yüzü yine değişiyor. üçbuçuk saat süren film boyunca bana sütlü baharatlı çay nasıl yetiştirecek. çay biterse? diyor. shyam dai, çay varsa çay içeriz, yoksa su içeriz… içi rahatlıyor.

hani çocuğun babası aramıştı ertesi gün, biz dün size söyleyemedik ama günlerdir yemek yemedik, demişti. sar ekibi o akşam dönecekti ama son günlerinde o iki saatlik yola çıkmışlardı sankhu’ya. krişna’nın ailesine yiyecek almıştık, köyün sağlık ocağı için bebek besinleri filan almıştık.

yiyecekleri verirken anne patates demişti, patates getirmedik demiştim, içinde patates geçen cümleler kurmaya devam etmişti. kafam karışıktı, ağır bir haldeydim, yok ki patates, en sonunda bir durup ne dediğini duyabilmiştim- sizi aradıktan sonra bize patates geldi, size verelim, yemeği olmayan birine götürün diyormuş!

hepimiz biraz ağlamıştık.

zaten çocuğu çıkardıktan sonra Erdem bişey yapmıştı. ispanyol ekip vardı orda, onları çağırmıştı, çocuğu birlikte çıkarmış gibi resim çektirmiştik, onları da en öne koymuştu. aynı işi yapan insanların birbirini onurlandırması, hem de o sırada, ah çok güzeldi, dünyadan umudum çok büyümüştü.

zaten Onur çocuğu ailesine teslim etmeden önce gidip onlarla konuşmuştu, nasıl göründüğünü yavaş yavaş önce anlatmıştı, canı acımamış hemen ölmüş demişti, o anda en çok ihtiyaçları olan cümleyi bulmuştu, iyi ki.

zaten sağlık ocağındaki alçakgönüllü doktor bize demişti ki yabancı doktoru daha çok dinlerler, onur orda o sekiz gündür ağlayan bebeğe filan bakmıştı, bunun karnı aç, demişti, annesinin aklına gelmemiş, depremden beri sütü kesilmişmiş. bebek maması yanımızda vardı, iyi ki.

zaten o sokakta gördüğümüz ihtiyar hamal sarılık mı bişey olmuştu, yemek de yememiş, onur ilaç vermişti, dinlenmesi lazım demişti, hamal amca demişti ki dinlenemem köyden her gün buraya inip çalışmam lazım. en kolay şey para vermek olduğu için, dinlenme günü kadar kazanacağı parayı vermiştim, git evinde otur amca, biraz çalışma. erdem demişti ki ne yapıyorsun, kalabalığın ortasında para verilir mi, şimdi herkes bizden para isteyecek. nepallileri tanımıyorsun demiştim. kimse para istememişti.

zaten hamal amca türkiye’den gelen ton balığıyla bisküvileri yerken yanına bir çocuk gelip bisküvi isteyecek olmuştu, çocuğun babası çocuğa demişti ki dedenin karnı aç, onun yemesi lazım.

zaten öbür çocuğun annesi bizi üç gündür her gördüğünde önce sormuştu, yemeğinizi yediniz mi.

dünyanın öyle güzel hallerini gördüm ki hepsini hatırlayasım, sonra size anlatasım var.

karela

eve giderken kudret narı alayım dedim, burda en sevilen sebze galiba. pau’su kaç para, satıcı bilemedi, birini beklememiz lazımmış, o biliyormuş.

pau burda sebze ağırlık ölçüsü, ikiyüz grama denk geliyor. karnımızı pirinçle doyuruyoruz, yanında az sebze, bir kase de mercimek, mümkünse siyah mercimek. mercimek pilavın üzerine dökmek için tabii. sebze bir veya birbuçuk pau alınıyor.

bizim yeşil mercimek de burda yok.

şehrin hiç görmediğim bir kenarındayım. hava temiz, yolları bilmeden yürüyorum. ruhumda bir ağırllık var, oraya bakıyorum.

kudret narını her yerde bulabilirim ama buranın sakin zamanına uyunca rahat ediyorum. ikiyüz gram karelanın fiyatını bilen insanı bekleyelim bari.

sorular muhabbete dönüyor. iki hatun var dükkanda, üçüncüsü yemeğini yemekten geliyor. en iyi arkadaşmışlar, dükkan sumi’ninmiş, sati ve şarmila ona yardım etmeye gelirlermiş. çünkü en iyi arkadaşmışlar.

kimin kaç çocuğu var, aa kocan yok mu, kafanı dinliyorsundur. bir sene iki sene üzülür insan, üçüncü sene mutlu olur.

gezmeye gidelim, sen bizim kızkardeşimiz ol. teleferik yapıldı yeni, iki defa gittik ama seninle de gideriz. telefonumuzu al. bizi unutur musun ki.

dünyada dertsiz insan yok, kimi gösteriyor, kimi göstermiyor. biz birbirimizi her gün görürüz.

lapsi turşusu mu yapıcan, al bu biberler de bizden olsun. tarifi iyice anladın mı.

on sene önceki nepal değil burası. insanlar da aynı değil ama biz birbirimize aynıyız. bak bu içtiğin kahveli çay beş rupiydi yirmi sene önce, hatırlarsın. şimdi yetmiş rupi, sana en iyisinden ısmarladık. sizin orası da değişiyordur.

bir tanesi dükkanın içinde benim için dans ediyor, gel sen, ağustosta teej bayramında beraber dans edelim. artık üç tane kızkardeşin var.

ayna

acharya lama dawa chhodak rinpoche geçen hafta öldü.

öldü ama tibetli üstadların yaptığından yaptı, tukdam’a girdi. yani kalbi ve nefesi durduktan sonra da meditasyonda oturmaya devam etti, otururken otururken bir de ca-lü yaptı, bedenini elementlerine ayırdı, küçüldü. katmandu’da ev hali’ni okuyanlar belki hatırlar tukdam ve ca-lü ayrıntılarını.

kendisi hayatın beni en kaybolttuğu günlerde, eski bir mazide, üç soruma cevap vermişti, kaybolmam hafiflemişti. sayesinde önümü görebilmiştim. zaman da geçince hepsi geçmişti.

lama dawa ayna kehaneti (mirror divination) denilen bir şey yapmasını biliyordu, bütün soruların cevaplarını söylüyordu. tibet’ten vaktiyle parçalara ayrılarak kaçırılan çok eski bir heykelin mesela her parçasının adresini bilmiş olduğu, böylece o heykelin yeniden toparlandığı… kayıp adamın amerika’nın hangi hapishanesinde olduğunu, veya hapiste olmayan o öbürünün telefon numarasını… daha böyle ne tuhaf muammaların cevabını görebiliyor olduğu…

mesela eski hayatınızdaki adınızı, köyünüzü…

veya mesela eşinizden ayrıldıysanız üzülme, çünkü bütün karmanız bitmiş, bir daha bir araya gelseniz de hiç karmanız kalmadığı için ayrılırsınız, senle ilgisi yok hepsi karmadan bak, üzülme, onu…

astrolojik hesaplar yaptılar, lama dawa’nın bugün yakılmasının hayırlı olduğu anlaşıldı.

sabah dokuzda kutsal nehrin çöpçülerin yaşadığı kenarına geldik. yolda bir kadın çöp çuvallarını önüne dökmüş çürümüş yiyeceklerin içerisinden elleriyle birşeyler ayıklıyordu. benim ömrüm ne şanslıydı.

yumurtaküfeleri

taksilerin beklediği dört yol ağzında sabah altı tane taksi var. benim de acelem var. şoförler yerde ayakkabı tamir eden adamın önünde duruyorlar. beni tanıyorlar.

taksimetreyle kim gider diyorum ortaya, hiç üstlerine alınmıyorlar. bu kadar adamsınız, burda napıyorsunuz, diyorum. güneşte duruyoruz diyorlar.

güneşte durmak burda bir aktivite zaten, evler ısıtılmadığı için gündüz güneşinde ısınmak herkese iyi geliyor.

ama geçen sefer de yemek yemeyi düşünüyoruz demişlerdi, yine beni almamışlardı.

alman hocamın dersine geç kalamam. evvelsi gün geciktim, gelme diye mesaj yazdı. içimden bir öfke dumanı yükseliyor, türkçe saydırmaya başlıyorum. ama saydırırken bir şey anlıyorum. öfkem pöf diye sönüyor. içime yayla gibi bir genişlik geliyor, hatamı gördüm, haklı haklı onlara saydırırken başka bir şey gördüm.

geçenlerde başka bir takside şoför metreyi açmamıştı, harami misiniz demiştim, akşam eve gelince bodraj’a anlatmıştım, çok fena bir şey yapmışsın, sakın kimseye öyle şeyler söyleme, demişti. ama haklıydım demeye kalkmıştım, ne olursa olsun kimsenin gönlünü kırma burda, demişti.

ben bunu halbuki eskiden biliyordum, arada unutmuşum. burda geçen on seneden sonra beni de en çok rahatsız eden şeydi, türkiye’ye döndüğümde kendime söz vermiştim, kimsenin ağzının payını vermeye kalkışmıyım hayatta diye.

saydırmamın ortasında işte, yemek yemeyi düşünüyoruz mazeretiyle beni almadıkları günden önceki seferi hatırlıyorum, ikiyüz rupilik yere beşyüz istemişlerdi, ben de onlara demiştim ki kolay para seviyosunuz. bana küsmüşler!

zaten geçen hafta dört defa bir şey başıma geldi. yargıda bulundum, dört ayrı olayda yargı yaptım üstüme alındım. resmine bakıp üçkağıtçı dediğim o hiç tanımadığım adam çok çalışkanmış. öğretmenim bana kızmamış, o sırada başka hasta gelmiş, geç kalmam hayırlı bile olmuş. mazeret aramama gerek yokmuş. o başka hasta bu sabah zaten bana neler gösterecekmiş. öbür insanın yüzündeki ifade açgözden değilmiş, dörtyüzelli dediğimi yüzelli diye duymuş.

sonra işte meğer hepsi benim gözümmüş, benim gözümün perdeleri filtreleri yumurta küfeleri…

yeni hayat

kos-atina feribotunda kongolular vardı. ocak ayında uykulu adada başka ne işleri olur, türkiye’den kaçak geldiklerini varsaydım ama yok canım biz tatildeyiz geziyoruz dediler. 🙂

güvertede oturduk, çantamda bişey aranırken temkin fikri geldi fikrimden utandım. ingilizce konuşan bir tanesi, altı ay istanbul’da kalmış. türkiye siyahlar için çok zor, çok ırkçı, dedi. lokantada fiyatlara baktılar bir tanesi yemek yedi.

üzerlerinde bir şey, ürkek bir şey vardı. sabah pire’ye yanaştık son durak burası mı diye sordular.

limandan trene giden otobüste kendilerine geldiler. on onbeş tanesi bir anda, heyecanlı, neşeli, çok neşeli oldular, otobüste artık fransızca değil kendi dillerinde birbirlerine uzaktan şakalar yaparak bağıra çağıra konuştular. mutluluklarıyla otobüsü şaşırttılar.

hepsinin üstünde yeni, ucuz kotlar, yeni lastik ayakkabılar vardı, iyi bir ilk izlenim bırakmaya itina etmişler gibi.

yeni hayatları hayırlı olsun.

küçük

tenga rinpoche vardı, tibetli lama, beş sene önce ölmüştü. katmandu’nun benchen manastırı’nın rinpochesi idi.

yeniden gelmiş! tenga rinpoche yangsi olarak, yenisi olarak geri gelmiş. inanmak mecburi değil tabii. ama bu yeni doğmuş lama çocukların, tulkuların/ yangsilerin yani, gözleri bana çok iyi geliyor. inanmamak tamamen serbest. hiç bi şeyi kasmıyoz hayatta mümkün olduğu kadar. 🙂

bodhisattva yemini ediyor tibetliler, aydınlanmıycam, herkesler aydınlanıncaya dek ben ölüp ölüp geri gelicem yol göstermek yardım etmek için, diyorlar. mesela tayland’daki theravada budizminde ise her koyun kendi bacağından asılıyor, aydınlanan gidiyor. bu sebepten tibetli rahipler yeniden doğup ağır bir eğitimden geçiyorlar ve bıraktıkları yerden devam ediyorlar.

nasıl olabiliyor? bin yıldır zihinlerini terbiye ediyorlar. her şey zihin, her şey bir olduğu için, zihinlerini terbiye etmiş oldukları için, öldükten sonra yollarını bulmayı biliyorlar. bir ölüm meditasyonu var mesela, dalay lama günde dokuz defa yapıyor demişti hocamız. öldükten sonra istedikleri yerde dünyaya gelebiliyorlar. çünkü her şey zihin. belki de bütün kainat bir zihin.

kendisinden tanıklık rica edip bir takım yeminler etmiştim memlekete taşınmadan. dikkatim dağılmasın oğlumla yeni hayata başlarken diye, celibacy yemini etmiştim bir müddetlik. cinsel perhiz yani. bir de içki ve sigarada uzak durma yemini, o da bir müddetlikti. lamaların önünde ettiğiniz yeminleri bozarsanız lamanın ömrü kısalıyor direkman, öyle derin karmik anlaşmalar. sen mi öldürmüştün lama’yı diye komiklik yapmak isteyecek arkadaşlarım vardır, cevabım hayır. 🙃🙃

o değil de, şu ifadeye filan bir bakın belki size de iyi gelir.

dar sokağı

yolu ikimiz de bilmiyoruz, taksiciye arkadaşımın attığı konumu gösteriyorum. şimdi burdasınız var ya, biz gittikçe haritada bizim araba hareket ediyor, taksici çocuk gibi seviniyor. dar sokağı’ndan aşağı neşeyle iniyor.

uzakmış, iyi ki taksiye binmişim, diyorum. abla şanslısın keyifli tarafıma denk geldin, diyor.

inerken, abla, senden bir şey istesem, diyor. şu kardeşim sevdiği kızla kavuşsun diye dua eder misin?

kızın adı rümeysa, bizimki ramazan. buraya kadar okuduysanız hadi bir el atın, bir minik dua.

ateist arkadaşlaıım da kavuşmalarını dileyebilirler iki saniye.

rümeysa’yla ramazan.

su

geceyarısı taksim dolmuşu. simit yiyorum. açken simit çok güzel bir şey, bayat simit de güzel. önde oturuyorum. simidin yarısına geldim. şoför telefonla konuşuyor, dizilerdeki gibi aksanlı, ama dizilerdeki aksanlardan daha şarkılı tonluyor kelimeleri.

şoför telefonda konuşurken, elime bir bardak su tutuşturuyor. suyun ağzı kapalı. açayım istiyor heralde, açıp suyu uzatıyorum. yok o su sana abla, diyor şoför, simit yiyorsun, ağzın kurumuştur. arkadakiler gülmeye başlıyor, ben de gülüyorum. suya şaşırmışım, aklıma içmek gelmiyor. suyu arkaya uzatıyorum, susamış olan var mı? kimse susamamış. bütün dolmuş gülüyoruz bir yandan, öyle hoşumuza gitti şoförün inceliği. abla insan simit yerken susar, sen bunu al, bende başka su var, diyor. içiyorum.

teyzemin kızına çok benziyorsun abla, diyor, ondan da verdim sana suyu. benzemeseydim? yine verirdim abla. sen bir bayan olarak. erkek olsaydın kendim içerdim abla. erkek olsaydım simit yeseydim vermez miydin su? düşünüyor. verirdim abla, simit yerken susar insan. erkek olsaydın da verirdim.

günde onaltı saat araba kullanıyormuş, direksiyonda gözünün kapandığı oluyormuş. günde yirmiiki saat çalışanlar varmış o hatta. neşesiz olursa saatler geçmiyormuş.

inerken, neşeniz daim olsun diyorlar arkadakiler şoföre, ben de her işin rast gitsin diyorum, içtenlikle diliyorum. bir bardak suyla iyi geldi hepimize.

havlu

önünden geçerken laf attı, kitabını yaptın mı dedi. yazdın mı değil, yaptın mı. geçen sene resmini çekmiştim, hatırladım. bu sefer sormadan poz verdi ama önce tezgahın altından havlusunu çıkarıp yavaş yavaş yüzünü, sakallarını sildi, bıyıklarını saçlarını düzeltti, sonra hazırolda durup böyle güzel baktı.